11 Eylül 2012

Alanis ve benim hikâyem...



** Müzik için Efes blogunda yayınlanan yazının uzun hali...

Yaklaşık 30 yıldır hemen herkese anlattığım gibi, hayatımda hemen her şeyi şarkılarla kodluyor, tüm anılarıma birer fon müziği kaydediyor, pek de güçlü olmayan hafızamın (A.D.D hastalığından muzdarip olduğuma kesinlikle inanıyorum) çeşitli bölgelerine bu şekilde kaydedip kaldırıyorum. Çekiç-örs-üzengi nahiyesi üzerine akan hemen her şey benim için, koklamak kadar güçlü. Hani çok sevdiğiniz bir koku sizi alır ve bir anda çocukken koşturduğunuz ve düşüp ağzınızı yüzünüzü kırdığınız o kirli sokaklara alır götürür, ilk âşık olduğunuz şehri hatırlatır veya ilk “ayrılalım” dediğiniz kafenin mendebur manzarasına fırlatır atar ya, onun gibi işte. Tüm bu anların öncesi ve sonrası benim için türlü çeşit şarkılarla, albümlerle, kliplerle dolu; bir yandan da darmadağın, sanki en alttakini çeksem hepsini birden ürkütüp üstüme düşürecek, yine beni yara bere içinde bırakacakmış gibi de hareketli.


“Şarkıların mı öyküleri olsun, yoksa öykülerin mi şarkıları” kısmı biraz karışık. Öyle denemelerim oldu, sonuçta çok kızdığım ve hepsini silip attığım anlar da. Ama çocukluğuma ait anılarıma ölümüne sahip çıkmaktan hiç vazgeçmedim. Barış Manço’nun içinde “Lahburger”i içeren “24 Ayar” albümü kadar, Michael Jackson’ın efsane “Bad”i (ve “Moonwalker” en sevdiğim ve her karesini ezbere bildiğim filmdi); tek çocuk olduğum ve sokakta oynamak bana yasak olduğu için ayna önünde bir hayli taklalar atarak gerçekleştirdiğim dinamik performanslarım için ayrı bir yerdeydi, mesela. Keza, dayımın Londra’dan getirdiği ve orijinal olduğu için aklımı alan “Grease” soundtrack’i, ilkokulda tamamını ezberlediğim yegane albümlerden biriydi. Ben ergenken “emo” diye bir şey olmadığı için kendimi Metallica’ya adamaya karar verdiğim 16 yaşım, yine ilk konserlerine gitmeye hiç iznim olmadığı için ayna önü headbang’lerinden ibaret kaldı. (Sonra tabii ben onun acısını grubun verdiği son iki konserde “açılın ben müzik yazıyorum, sahneyi görmem lazım” deyip bir ön sıraya headbang eyleyerek epeyce çıkardım, ayrı.) “Bir genç kızın duygusal dünyası” adlı çalışmanın fonunda U2’lar, Pearl Jam’ler, The Cranberries’ler, Soundgarden’lar çaldı. İlk kez içtiğim biraların (ekseriyetle Efes’in blogunda yazmak bu yüzden de güzel) eşliğinde kalp kırıklarımın sonlarına bana hep güçlü olmayı öğrettiği, “bırak ya bu işleri, ilk kırılan sen değilsin, ağlama kaldır kafanı, adamı hasta etme!” dediği için (tabii tam olarak böyle demedi her seferinde) Alice in Chains’in “Would?”unu, Pearl Jam’in “Black”ini ekledim ve evet, 90’lardaki grunge akımı bana hep bir parça daha yakın oldu bu yüzden. (İlk dövmeme karar verirken dört yıl kadar bu iki şarkı arasında kaldığımı da söylemek isterim.)


Karmakarışık kafamın (ve çalışma masamın) toparlanmasında, tek çocuk olduğum için eksikliğini hissettiğim ve bu yüzden kendilerine hep “abi” ve “abla” dediğim kuzenlerim çok etkili olmuştur. “Bunu dinle” diyerek verdikleri kasetler, “al yavrum” diye elime tutuşturdukları filmler kadar, ailemden izin alarak beni götürdükleri konserler kalbimin hep en ince noktalarına tezahür etmiş, “yazarak para kazanmaya kararlıyım” dediğim o melun gün de neyi, nasıl yazacağıma ilişkin beni yönlendirmiş, dönüştürmüştür…

KADIN ŞARKILARI 


Aslına bakarsanız, ben sürekli yazıyordum ve fonda hep bir şeyler çalıyordu.

Alanis Morissette’in 4 Eylül’de Türkiye’de raflardaki yerini alan yeni albümü “Havoc And Bright Lights” çalarken, bunlar geldi doluştu aklıma. Radyo Eksen’in resmi sitesinden stream edebileceğiniz yeni albümü ilk dinlemede çok sevdim. Üstelik Alanis Morissette bana hep, az önce paragraflarca ifade etmeye çalıştığım sevgili ablamı ve o dönemleri hatırlatır, o yüzden daha bir kulak kesilirim. (Ve evet, hepimiz birer “Jagged Little Pill” çocuğuyuz, hepimizde o kaset vardı ve birçoğumuz Alanis Morissette’in ünlü klibi “Ironic”i izlerken “kar yağsa da arabayla gezmeye gitsek” derdik, buna eminim.)

“Havoc And Bright Lights” epey uzun süren, 14 şarkılık bir albüm. Hakkını vererek dinlemeniz için çevrenizdekileri birkaç saatliğine susturmanız ve telefonlarınıza bir süre bakmamanız gerekiyor. İlk single “Guardian” klibiyle de () oldukça iyi. Yönetmen Köln’de yaşayan ve geçen aylarda Cannes’da “DRK - Online Street Musicians” ile “Silver Lion” ödülünü alan Barış Aladağ. “Guardian”ın klibi, 25. yılındaki Wim Wenders’ın kült filmi “Wings of Desire”a bir saygı duruşu niteliğinde. Hatta Morissette, filme duyduğu hayranlık sonucu “Wings of Desire”ın yeniden uyarlaması “City of Angels” için “Uninvited” şarkısını da yapmıştı.

Albüme dönelim. “Win and Win” enfes bir şarkı. “Numb” arka arkaya defalarca  dinlenecek kadar çarpıcı, “Celebrity”deki atıflar (“dans eden dövmeli, seksi maymun”) dikkat çekici. Kadın dünyasını sıkmadan, usandırmadan anlatan Morissette’nin albümü, özellikle 90’lardaki şarkılarını özleyenler ve anne olduktan sonra Morissette’in kaydettiği şarkıları merak edenler için iyi bir alternatif.