26 Eylül 2009

Siz hiç "yaşıyormuş gibi" yaptınız mı?


"Herkes evine gittiğinde, kendinize sıkışır kalırsınız."

5 Nisan 2002'de yüksek dozda uyuşturucu nedeniyle hayatını kaybeden, efsane Alice in Chains solisti Layne Staley, böyle söylemişti, bir röportajında.

Belki onun hayatını sömüren bir Courtney Love'ı yoktu bu adamın, ama gene de oldum olası Staley'nin Kurt Cobain'den daha yalnız olduğu hissini verir, Alice in Chains şarkıları bana.
"Snarl-to-a-scream" dedikleri (hırlamayla çığlığın birbirine geçtiği bir tür vokal tarzı diye çevirebiliriz herhalde) meselenin vücuda gelmiş haliydi, Layne Staley ve Jerry Cantrell'in kemikleşmiş vokalleri.
Alice in Chains, Staley'den sonra bir dağıldı, bir birleşti, bir bişi oldu ve tam 14 yıl hiç albüm yapmadı. 2000'de vokallere Wiliam DuVall geldi, birlikte turladılar falan filan. Ama AIC tuhaf bir şekilde yeni albüme direniyordu.

Black Gives Way to Blue'ya kadar.
Hepsi gıcır gıcır 11 tane şarkı. DuVall'ın hiç yadırgamadığınız vokalleri. Yine Cantrell'le içiçe geçmiş, duyuyorsunuz ki grunge ruhu hala emin ellerde.

"All Secrets Known", "When the Sun Rose Again", çıkış şarkısı "A Looking in View", son şarkı "Black Gives Way To Blue" şahane.. Belki de albümün en şaşırtıcı şarkısı da "Acid Bubble"... Sürekli kabuk değiştiren, garip bir şarkı. Sanki Layne Staley hiç ölmemiş gibi hissediyorsunuz.

Aslında, uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle ayaklı bir ölüydü, son zamanlarında Layne Staley.

90'ların sonunda yayınlanan The Rocket dergisi, Staley'nin uyuşturucu bağımlılığını refere ederek manşetini "Alice in Chains'i kim yıkayıp silecek şimdi?" şeklinde atar. Birkaç gün sonra, dergiye kimin gönderdiği meçhul bir paket gelir. Esrarengiz paketin içinden bir kavanoz çiş ve bir öbek bok çıkar. Ve bir de üzerine iliştirilmiş bir not: "Asıl bunları yıkayıp silin, sizin a.. s...lerim!" Derginin editörü Joe Ehrbar da "Bu herhalde Layne'den geldi, ne klasik bir tepki!" der.

Layne Staley son günlerinde AIC elemanlarıyla küsmüştür, ekibin telefonlarına yanıt vermez, ortalıkta görünmez olmuştur. Adeta kendini izole etmiştir. Son röportajında da "İnsanların sandığı gibi kafam güzelleşsin diye uyuşturucu kullanmadım. Açıklaması zor. Hayatta hiçbir anlamım yok. Bu dünyanın en büyük acısı. Bununla daha fazla başedemedim, böyle olmasını ben de istemezdim" der. Cesedi ise, o öldükten iki hafta sonra bulunur. Staley'nin en yakın arkadaşı The Gutter Twins solistlerinden Mark Lanegan ise "Onunla aylardır konuşmamıştık. Ama ondan aylarca telefonlaşmamak bizim arkadaşlığımız için ortalama bir şeydi" der..

En yakın arkadaşınızla bile aylarca konuşmuyorsunuz. Sizi besleyen tek şeye, müziğinize küsüyorsunuz. Grup arkadaşlarınızın telefonlarını açmıyorsunuz. Kimi gerçekten sevdiğinizi kimse bilmiyor, belki siz bile. Aileniz yakınınızda, ama sizden çok uzakta. Kendinize acı çektirmek ve bir an önce ölmek istiyorsunuz.

Yaşıyormuş gibi yapmak diye buna derim ben.

Alice in Chains, onsuz kaydettikleri ilk albümleri Black Gives Way to Blue'yu Layne Staley'e adadı.
Keşke herkes evine gittiğinde, onun şarkılarıyla nefes alan birileri çıkıp bunu ona söyleyebilseydi.

Belki de her şey çok farklı olurdu.

24 Eylül 2009

Vuhuuu eveeeed!


Eylül bereketli bir ay, vesselam.

Winamp'lara, iTunes'lara şenlik gibi bir sürü albümü koyup baştan sona dinleyebilirsiniz, hazır yağmur da yağıyor ve yağmadığı zaman da sizin dışarı çıkasınız zaten gelmiyor'ken.
Şimdi gazetecilik yapasımı bir kenara bırakarak bu ara kulağımda ağacı çıkan albümleri saymak istiyorum yüksek müsadelerinizle.

The Dead Weather- Horehound
Döne döne, yana döne dinliyoruz The Dead Weather'ı. Ekibe bak: Davulda The White Stripes kurucularından aşık olunası Jack White, vokalde The Kills'ın asi ablası Alison Mosshart, gitarda Queens of the Stone Age'ten Dean Fertita ve basta The Raconteurs'tan Jack Lawrence. Adı üstünde: Süpergrup. Ruh hastası gibi tınlasa da evvela, sonrasında bağımlısı olduğunuz bir sound. Kimse gibi değil. Şaşırtıcı, sarsıcı. Çıkış şarkıları "Hang You From the Heavens". Fakat sonrasında yayınladıkları ikinci klip babalar gibi: "Treat Me Like Your Mother". Hiçbir yerden duymuş gibi değil, hiçbir yerde çalar gibi değil. Zaten ekip doğaçlama takılırken "Şaane oldu, bari burdan bi albüm yapalım" demiş, ne kadar keyif aldıkları da bellolmuş.. Albümdeki on numaramız "3 Birds". Kesin olarak albümün en iyisi. Dinlemeyip yazık etmeyiniz.

Not: Alison ablamız klipte öyle böyle yakıcı değil, vuhuu-uv.

Pearl Jam- Backspacer
Her şeye isyan dönemlerimizde "Sen bir gün yıldız olacaksın, ama neden benim gökyüzümde değil?" dendiğinde ağlamışlığımız vardır, herhalde hepimizin. En azından benim vardı. Odaya kendini fırlatmalar, sesi açmalar, babası gelip kızmalar, aşık olduk diyememeler.. İşte o zamanlarımızın milli marşı "Black"ti, kutsal kitabımız Ten'di. Yıllar sonra Eddie Vedder, Into the Wild için bir soundtrack yaparak kalbimizden içeri akıttı, "Long Nights" denince akan sular durdu, o suların yerine alkoller aktı. Şimdi bu güzel karanlık anılarımızın fon müziği yerine "Eğer bi yamuk varsa onu hepberaber düzeltelim, hey hey tey tey" diye mutluluk vecizeleri çıkıyor, Vedder'ın kaleminden. Ona da tamam ama, ne bileyim, tuhaf hissediyor insan. Grunge müziği Seattle'ın karanlık yağmurları beslemez mi? "Eee nerde ağlıyoruz?" derken cart diye bitiyor, albüm. Gel gör ki, "Gonna See My Friend" olsun, "Got Some" olsun, pırıl pırıl, ışık seli halinde kulaklara akıyor. Ha, yok mu yani Backspacer'da bir başucu şarkısı? Olmaz mı? "Sana seni sevdiğimi söylemiş miydim?" diyen, "Just Breathe".

Muse- The Resistance
Şimdi itiraf edeyim ki, yer gök inlerken ben bu albüme çok da adapte olamadım. Çünkü zor dinleniyor. Bir kere şarkı isimleri acayip. Aklınızda kalmıyor. Bazı introlar bir uzay filmi tadında. Vokalist Matt'in uzaylıdır, UFOdur, komplo teorileridir, merakı malum. (Davulcu Dominic de pembe pantolonları bırakmış bu arada, galiba.) Öyle bir kere dinlemeyle olmuyor. İyice sindirmek, en çok hangi şarkıyı sevdiğinizi anlamak için zaman lazım. Matt'in vokali inceldikçe incelmiş, inceldiği yerden kopmuş tabii bazı şarkılarda. Kendisi de zaten 95'te izlediği bir Jeff Buckley konserinden sonra vokalinin duygusal olması konusundaki endişelerinin gittiğini söylüyor. Ver elini piyano, ver elini çılgın uzun intro'lar, senfoniler. Bizim için bi sakıncası yok, elbette. "Uprising" muhteşem. Favorilerimiz "The Resistance" ve "Guilding Light". Ama tabii nerde bir "Hysteria", nerde bir "Muscle Museum", hatta bir "Supermassive Black Hole". Aman.. Ben eskidim, galiba. (Bu arada, adamların Wembley'de konserleri de dadından yinmez. YouTube ajanı olunuz.)

Arctic Monkeys- Humbug
Son yılların en iyi albümlerinden. Başyapıt olabilecek kadar güzel. Açılış "My Propellar", çıkış şarkısı "Crying Lightning", sonra sonra "Dance Little Liar", "Pretty Visitors", "Dangerous Animals", "Potion Approaching"... Hangi birini saysam, diğeri gönül koyacak kadar iyi şarkılar. Tam anlamıyla yol şarkıları.. Şehirdışına gitmenize de gerek yok, Arctic Monkeys dinleyerek kısa mesafe yapsanız da olur.. Velhasılı kelle, Humbug'sız bir iPod'un müzik damarlarından biri kopmuş demektir, o damarlar damar üstüne binmiş demektir.. Albümdeki favori şarkımız, albümün tamamıdır.. Evet, budur.

Bir sonraki şeye kadar esen kalınız.