25 Nisan 2009

alo? alooo?


Kankanın (bkz. the bro) telefonu meşgule vermesi ne acı bir süreçtir, canlarımdan bir parça blog kardeşleri.

Çünkü genelde mesele acildir ve o an paylaşılması elzem olan bilgiyle (mesela Topshop'da olan ani bir indirim, mesela sarhoşken yaptığınız utanç verici çeşitli şeyler, mesela canı sıkılmak...) kalakalırsınız.
Gerçi "eyvah ben bu bilgiyi şimdi nereye savursam" demeye kalmadan, telefon yeniden çalar ve illa ki günün başlıkları özetler halinde verilir, fakat gene de o süreç esnasında balık gibi ağzı açık kalırsınız, gerilirsiniz.
Ne yapsanız fayda etmez.

Bundan daha da acı verici olan süreç ise pre-relationship evresinde gerçekleşeni, bence.
Hoşlandığınız/hoşlanabilirliği olan/ilgiye mazhar olan kişiyi aramak için önce bir 45 dakika düşünürsünüz. Üzerine bir 30 dakika daha düşünür, kaynama noktasına geldiğinizde kendisini aramaya karar verirsiniz. Karşınızda sizin aramanızdan kelli gerçekleşecek bir halay sevinci beklerken, kişi telefonu meşgule verir.

İşte o sizin yıkıldığınız andır.

Demek ki sizden daha önemli işleri var, diye düşünürsünüz. Hatta sizden önemli ne işi olabilir ki? diye de düşünürsünüz. Yetmez, o halde beni en önemli işi yapacak birini bulayım, demeye bile getirirsiniz. Size bunu nasıl yapar diye için için yanarsınız.
Hatta demin kanka da sizin telefonu meşgule vermişti, demek ki siz konuşulmaya değer bir insan değilsiniz gibi bir düşünce yumağında bile kaybolabilirsiniz.

Fakat düşünmezsiniz ki, belki güzel ağbi/the bro o sırada dolmuştan iniyor, araba kullanıyor veya ne bileyim, mühim bir şey konuşuyor.

Böyle durumlarda önce sakin oluyor, içimizde alevlenen bilgi kümeciklerini derin derin soluyarak kendimizi bahar güneşi altına atıyoruz. Biraz yürüyerek yolumuzu Starbucks'a veriyoruz, güzel bir kahve alaraktan içe içe yürümeye devam ediyoruz. Starbucks'ta Mesut Yılmaz'ı görürsek şaşırmıyoruz (artık oraya takılıyormuş), ben daha dün İstinye Park'ta gördüm, hayatımın aydınlanmasını yaşadım, adeta. Sonra telefonlar kendiliğinden çaldı.

Günün kahvesi: Benim için her günün kahvesi olan fındıklı amerikano!
Günün şarkısı: Mims- Move

Neşeli olunuz ki, genç kalasınız, amin.

22 Nisan 2009

Nasip olsun bisseee bissseee!


Her ne kadar hava bu aralar kötü olsa da, Serdar Ortaç tahammül limitlerinizden geçtiği anda bilin ki yaz gelmiştir, korkacak bir şey yoktur!

Bu tespiti geçen seneki müthiş Ayvalık tatilimiz sırasında üç kız birden yaptık. Kaldığımız otel olsun, gündüzleri serildiğimiz şezlongların yer aldığı o caaanım sahil şeridi olsun, geceleri çevre muhite yaptığımız sıradışı (!) geziler olsun, tüm cıstaklı cıstaksız mekanlar Serdar Ortaç'ın "Şeytan diyor ki yanaş şuna" şeklinde süregiden şarkısıyla inildiyordu.
Bir süre sonra sürekli maruz kaldığımız için olsa gerek, şarkı bize normal gelmeye başladı, biz de Pavlov'un köpeği gibi şarkı çaldıkça eşlik etmelere, el çırpmaya, neşelenmelere falan başladık. Şeytan diyor ki bizi eline geçirmişti, artık kaçışımız yoktu. Sözleri de bilmiyorduk, "nasip olsun bissse bissse" diye höykürdükçe höykürüyorduk. Üstelik daha fenası, tatilden sonra radyoda TV'de rast geldiğimizde, o güzelim deniz- güneş- kum üçgenini hatırlattığı için de TV'nin sesini kısmamaya, radyoda frekansı değiştirmemeye başlar olduk. Bu sayede Demet Akalın'ın "Durma Dans Et" diye sonsuza ıraksayan melodi döngüsünü de, ne biliyim Zeynep Dizdar'ın "Sana güveğğnnmiyorum artııkkkaaanllasanaaa" diyen nakaratlarını da yadırgamamaya başladık.

Şimdi yaz geliyor, yine sahil şeridine akın edeceğiz, hazır mıyız, yihuu dediğimiz bu cıvıldak günlerde acaba ne dinlesek de bizi güzel havalarda bir sevgi yumağına çevirse diye arayışımız başladı.

Bizi bu güzel havalar mahvetti, sevgili blog dostları.

Twitter'dan sorumlu ama asıl mesleği Virgin Radio müzik direktörlüğü olan Olcay, dün bir elinde bizim için çektiği şahane bir CD, bir elinde minik bir Nutella'yla bizi ziyarete geldi.
Sevinçten ne yapacağımızı bilemedik, hem dolu bir CD, hem Nutella, dayanılmaz bir ikiliydi.

Şarkılar da gayet cıvıldak yaz şarkılarıydı, el çırpmalık, eğlencelik şeylerdi, ohhh dedik, gün ne güzelleşti.
Kulağıma ilk çalınan Calle Ocho'nun "I Know You Want Me"si, sonra da Duffy'nin "Mercy"sinin Game II Remix'i oldu. Sapık gibi insanların gmailine dadandığım için de, şarkıları sevinçle sağa sola savurdum. Pişman değilim.

Her ne kadar bugüne Portishead'in "Machine Gun" şarkısıyla son derece depresif başlasam da, sonrasında biraz Soundgarden'la devam edip, arada Vörcin şarkılarından serpiştirip, en sonunda da yine Röyksopp'un "Happy Up Here"iyle dağınık
playlistimle ama yine de mutluluğa evrilmiş bir ruh haliyle günü akşam ettim.

Fakat? Fred Durst'ün Twitter'ından şu an aldığım bir habere göre, Kerrang muhabirleri bugünden itibaren Limp Bizkit'le 3 gün geçireceklermiş, sonra da bunu dergilerine yazacaklarmış... Zaten Metallica kulisinde bile yan odada Kerrang'a özel röportaj veriyorlardı, sinire kesmiştik... İşte yine depreştim... Bugün böyle bitmemeliydi...

Neyse, eller havaya, son duamı ediyorum:
Nasip olsun böyle şeyler bisseee, bissssee!!
Amin!

19 Nisan 2009

The Bro Code: Şarj Ünitesi


Canımız bir arkadaşımız olan Can, ben How I Met Your Mother'dan Barney Stinson fanı olduğum ve şu The Bro Code kitabına çok güldüğüm için bana kitabın bazı sayfalarını pdf olarak gönderdi, neşe içinde onu okuyorum.

Kitap; "ünlü kankaları mix- match yapın" diye bir egzersizle başlıyor, bunların içinde Ernie ve Bart (Edi'ylen Büdü olarak da bilinir), Hot Wings ve Bira falan gibi bizim "güzel ikili" olarak bildiğimiz şeyler de yer alıyor. Sonra işte gerçek kankalar nasıl davranmalıdır falan diye hem manital hem materyal dünyaya ithafen tavsiyeler, "Bir kanka, diğer kankasının kızkardeşiyle yatmamalıdır, hatta sinirlendiğinde 'senin kızkardeşin de taş gibi!' dememelidir" falan gibi önerilerle devam ediyor. Şekillerle çizerek "high five" yapmanın incelikleri anlatılıyor. "Kankanız gaza gelse bile, onun asla kız arkadaşının adını dövme olarak yaptırmasına izin vermemelisiniz" gibi faydalı bilgiler veriyor. Ben zaten How I Met'in en çok bu detaycılığına gülüyorum. Dizi bitiyor, diziden sonra o bölümde adı geçen her şeyi takip edebiliyorsunuz. Barney Stinson'ın o bölümde anlattığı The Bro Code gerçek. Ne bileyim, Robin'in bir bölümde anlattığı, Lily ve Marshall'ın da deliler gibi nette araştırdıkları "Canadian Sex Acts" (süper bi site) meselesi gerçek. Tabii bu konuda bir efsane olan Barney'nin video şeklinde çektiği müthiş CV'si de (ki Robin'e de bu şekilde iş bulmuştu) meşhur! Bu siteye bakınca videoyu "view in it awesome resolution" ve "view in it not as awesome resolution" diye iki seçenekle indirebiliyorsunuz! İşte Barney Stinson'u hepimiz bu nedenle seviyoruz! "Ne zaman üzülsem, üzülmeye bir son verir ve muhteşem olurum" lafını kulağımıza küpe ediyoruz. Kanka geyiğinin tarihini bu kadar inceci işlediği için de dizinin hastası oluyoruz.

The Bro Code'u bir yandan okurken, bir yandan da aslında erkekler için verilen tavsiyelerden ben ve benim bro'lar için de ne çıkarımlar yaparız, onu düşünüyorum. İnsanı çok rahatlatan ve stresi uzaklaştıran bir şey şu "birader" gücü. Buna Spice Girls literatüründe "girl power" da deniyor, ama ben "The Bro Code" demeyi tercih ederim. Girl Power daha çok kuaföre, alışverişe falan birlikte giden, yolda da "bak sana ne anlatıcam" diyen kız birliğini temsil ediyor gibi geliyor bana. Oysa "The Bro Code" şarj olmak için bir araya gelişi temsil eden bir oluşum. Duyulduğunda yalnız birkaç kişinin anlayabileceği tuhaf bir dilbirliğini, birbirinin arkasını kollama gayretini, kimseyle konuşulamayacak büyüklükteki problemlerin/ meselelerin neşeli masalara yatırılması falan gibi şeyleri temsil ediyor bende. Hani "kız gücü"nden ziyade, "biraderlik" müessesine daha çok tekabül ediyor, o nedenle daha sevimli geliyor bu ifade biçimi bana. (Zaten "kız muhabbeti" konusunda da kendimi daha maskülen bulurum.)

Neyse, dün benim için yine çok "the bro code" bir gündü: gevrek gibi gülünüp lak lak yapılarak, tabii ki sorun edilen hiçbir şeye çözüm bulamadığımız, ama gene de bir "anlat abi açılırsın" efsanesine yataklık etmiş, şahane hava bahane edilerek gidilmiş Boğaz kıyısında trafikte kalınmış ama mevzuların büyük çoğunluğunun çeşitli karışık CD'ler dinlenerek (dinlenilen şeyleri aslında gerçekten dinlemeyerek şarkılara fon müzüğü muamelesi yapmak) yolda, sonra Yeniköy'de çok şahane bi balıkçıda, sonra yine yolda, kalanı da Beyoğlu'nda birkaç mekanda birden tellenip duvaklandırılmış ama çok hafif, güzel ve mutlu olunmuş şekilde pirupak eve dönülmüş bir gündü.

Kanka desteksiz yola çıkmayınız.

Eğer şu an ne kanka desteğinden ne de çeşitli gezelim görelim aktivitelerinden keyif almayacak kadar kötü hissediyorsanız, diyebileceğim tek şey, yürüyünüz.
Hazır hava bu kadar güzelken, canınız sıkkınsa, yürüyünüz, ayağınıza üşenmeyiniz.
Karaköy'den Eminönü'ne delirmiş gibi geçen Pazar sabahı yürürken, köprünün üzerinde alttan motorlar geçince ayağımın altının sallandığını hissedip, ilk kez tesadüf ettiği bu duyguya bayılmış biri olarak, söylüyorum: yürüyünüz.

Şarkısı da var: We walk, The Ting Tings.
Hiçbir şey seni mutlu etmiyorsa/ biz yürürüz.

Reset atınız, her halukarda şarj olunuz.

16 Nisan 2009

Hormonlarımız halayda


Aniden gelen, sonra giden, bir gelen bir giden sevgili bahar sayesinde manyak olduk değil mi sevgili blogseverler.
Her gün bir yüksek bir düşük ruh hallerimiz nedeniyle manyaklardayız. Delirmiş gibiyiz. Caps Lock açık unutulmuş gibi, sürekli volümlerdeyiz.


Akşamüstü canımın içi Eksen tayfasına çikolata götürmek üzere NTV binasına süzüldüm. Dergiler olarak, biz NTV binasının üvey evladı olduğumuz için, NTV halkına hep yan binadan sesleniyoruz. Üşenmezsek öğlen yemeklerine, insan kaymaklarına falan gidesimiz geldiğinde, otopark içinden yürü babam yürü yaparak NTV'ye geçiyor, sonra yemek sonrası sandalyeye tortu halinde birikmemek için masabaşımıza doğru yürü ha babam yürü yapıyoruz, yine. Benim yan binaya geçme sebeplerimden en önemlisi yemek yemek, diğeri ise Eksen odasına girip konsantre dağıtmak. Bugün yine kimin iş konsanrasyonunu dağıtsam diye gittiğim NTV gezimde Ayça Şen'le çalışmaya başlayan canımız Şehnaz'ın masaya abandım. "Hadi gel, Ayça'nın programına sokak röportajı gibi bişi yapalım, ses ver" dedi. Sesçi abinin yanına gittik. Şehnaz sordu: "Bahar geldi, hadi baharla ilgili bişi söyle." Cevap verdim:

"Heyecanlarım dorukta, hormonlarım halayda".

Aslında bu laf benim değil. Canımlardan birinç, Erinç Erginer'in (Alevli insan) bir bebek doğumu sonucu söylediği bir helecan cümlesi. Yayınlanacak mı bilmiyorum, gerçekten çok saçma oldu.

O bebek için söylüyor, ben de happy hour nedeniyle ofise, hemen yanı başımdaki toplantı odasına kurulan bira dolabı düzeneğine bakınca öyle söylüyorum. "Abov, iki adım ötemde dev bir bira dolabı var!" Bahar nedeniyle karşı cins yerine bira dolabına heyecan duymam bana da biraz garip gelse de, yine de son 10 gündür elimde dolanan röportaj metnini itekleyerek biraya doğru koşmak isteğime engel olamıyorum.

Bu nedenle Şehnaz'ın sorusuna otomatik portakal yaptım, aslında: "Çok güzel neşeli bahar geldi ne acayip oh evet."
Mikrofon şeysine alışkın olmak başka bir şey ama, onlar için. Gofret yer gibi, ses veriyorlar. Sürekli bir odaya kapanıp seslerine alışıyorlar. Oysa ben ve benim gibi burnunda et olan tüm dünya için durum farklı. Bizim gibiler böyle durumlarda panikliyorlar. Kendini yazarak ifade eden insanlarda sosyal olamama durumu çok görülüyor, mesela. Genelde kötü birer konuk oluyorlar, konuşamıyorlar. Fakat bende de tam tersi vuku buluyor. Ne zaman çok yazsam, çenemin zembereği doğru oranda boşalıyor.

Geçenlerde Jack Daniels'taki müthiş (!) jürilik performansım öncesi Rock FM'in akşam saati programına telefonla konuk oldum. Üniversitede radyoda staj yapmış ve "Mikrofon ne kadar güzel bir şey. Fakat word dosyası daha mı güzel" diyerek virajı o zamanlar henüz alamamış biri olduğumu hatırlayınca o görüş beyan etme şeysi çok keyifli geldi. Çünkü hep çok istediğim bir şeydi, o vakitler. Neyse ben ilk paniği atlatıp, "Allahım", dedim, "Görüşlerim var hemen veriyorum" dedim gururla! (Final gecesi de Bülent Ersoy gibi köşeye kurulup Fin votkalarını mideye indirdim.) Diyorum ya, ben dünyanın en yüzeysel insanlarından biriyim. O an düzgün cümleler kurmam gereken, mümkünse "hormonlarımız halayda" dememem gereken yegane anlardan biriydi. Lakin ortam çok acayipti.

Aradıkları saat tam 19.00. Trafiğin ortasında servisteyim. Elimde Migros poşetleri, içinde salça, kıyma falan var. Çünkü eve gidip yemek yapılacak. "Görüşleriniz" diyor adam. Arkada dat dat dat diye kornaya abanıyor biri. Susmazsa kıymayla saldırıcam haberi yok. Neyse bozmuyorum, bir yandan servisten iniyorum, topallaya topallaya yürüyorum. Allahım korkunç bir manzara. Jüriye bak. Marketten gelmiş jüri. Deniz Seki'yi ne biliyim Yonca Evcimik'i falan böyle hayal edebiliyor musunuz? Hem ne diyeceğim? "Eeeuuhm, yarışmacıların soundları gerçekten çok 80'lerdi, söz beste kadar PR da önemli tabii.." falan. Açtım musluğu, dolduruyorum, yapacak bir şey yok. Saolsunlar, "Radyoculuk geçmişiniz var mı" diye sorup gönülleri okşuyorlar. Üniversite yıllarımdaki staj dolu ayları bir kalemde silerek, "Uhm, yok" diyorum. (Uhm şeklindeki MSN jargonunu da minik kuşumuz Kaan Demirçelik ağzıma doladı. Uhm aşağı, uhm yukarı.) Neyse, abiler coşkun. "Siz hangi tarza daha yakınsınız?" diyorlar. "90'lar Seattle zamanlarına" diyorum hemen, cevabını bildiğim tek soru bu çünkü: "Layne Staley ve Kurt Cobain'i özlemle anıyorum" diyorum. Çılgınsal ölçüde Alice in Chains dinlediğim bugünlerde elbette Layne Staley diyeceğim, geçen ay da Eddie Vedder'a gömmüştük kulakları. (Bunun üzerine, Vedder'ın Staley için yaptığı, Staley'nin ölüm tarihi olan "4/20/02" adlı şarkıyı dinlemek lazım, fakat insanı neşe halinden hemen alıyor, uyaralım.)

Radyoda çok telefon bağlantısı deneyimim var, bunu söyleyemedim Rock FM abilerine o an tabii.

Azıcık daha gençken (takribi 16,17 yaşlarında) Capital Radio (şimdi Virgin Radio oldu, biliyorsunuz) çok meşhurdu. Yatar kalkar Capital Radio dinlerdik. Arardık, şarkı isterdik, çaldırırdık, birbirimizi arar, "Bak şimdi istek yaptım, aç da dinle" derdik. Joan Osbourne'un "One of Us"ının felaket meşhur olduğu seneler. Onu isterdik tabii en çok. Kuşadası'nda kuzenlerimle gittiğimiz yaz bu işlerin en coşkun olduğu seneydi. Michael Jackson'un bik bik bik bik viki viki vik vik* diye bir şarkısı meşhurdu. Vay be, ne günlerdi.

Radyocu olmak için kasetler doldurur, kendi kendime programlar yapar, eğlenirdim küçükken, düşününce komiğime gidiyor. Hakikaten az ruh hastası değilmişim.
Şimdi de değilim. Ama farkındayım, en azından.
Aman nolcak, zaten bahar geldi, heyecanlarım dorukta, hormonlarım halayda!

Sıradaki şarkıyı tüm bir bahar döngüsüne armağan ediyorum: Ladyhawke'dan geliyor gönül dostları.
"Magic" diyor. Tüm sevenlere gidiyor:
One journey for you but it`s worth it
One life here with me and it`s magic!

12 Nisan 2009

Teoman ve neler neler


Yakın zaman içinde tüm kadın köşe yazarlarımızın diline slogan olacak bir nakaratla "1 Kadın ve 1 Erkek" diye bir şarkı yazmış,Teoman. Önce Ayşe Özyılmazel'den bekliyorum, köşesinde "Ayy ne doğru söylemişsin Teo" diyerek el çırpacak bu şarkıya, sonra da Ayşe Arman "Teoman 40'ını devirdi ama hala ne kadar seksi bir adam" muhtemel başlığındaki röportajında bu şarkıyı refere eden şeyler soracak ona. ("Biliyor musunuz Alya da Teoman'ı çok seviyor, büyüyünce benim gibi seks aşağı seks yukarı deyip duracak bu minik bıdık" der mi acaba?)

Açıkçası "storyteller" gibi şarkı söyleyen müzisyenler ve şarkıları pek benim kulağıma göre değil. Ben onları dinlemeyi değil de, okumayı tercih ediyorum galiba. Tabii ki bazı cümleler insanın etine kemiğine doluşuyor ve tüm nefes alma biçiminizi değiştirecek kadar güçlü olabiliyor. Ama hep sözler kadar müziğin de gücünün hafife alınmaması gerektiğini, enstrümantal bir şarkıyla içi titremenin, ne bileyim sıradan bir şarkının kulak şenlendiren bir gitar solosuna aşık olmanın tadından vazgeçemezmişim gibi hissediyorum.

Çok vikvik yapmadan Teoman'ın "İnsanlık Halleri" adını verdiği yeni albümünün "1 Kadın ve 1 Erkek" şarkısında geçen nakaratı yazayım:
Kadın ağlar
Erkek bakar
Kadın duyar
Erkek duymaz
Kadın sorar
Erkek susar
Kadın gider
Erkek içer

Hani kadınlar ve erkekler arasındaki farklılıkları anlatan komik e-mailler arkadaşlar arasında "yaran diyaloglar" falan gibi çirkin başlıklarla (yaran lafını hiç bir zaman sevemedim, sevemiycem) forward'lanır ve içlerinden en azından bir cümleye çok gülünür ya.. Çünkü genellikle doğrudur. Yüzyılın tükenmez malzeme ve geyik kaynağıdır, bunun uğruna çok neşeli masalara oturulunur falan... İşte Teoman da lafı dolandırmadan, iş-oluş-eylem ile olayı çözmüş, analizini yapmış, buna şapka çıkartmak lazım, diye düşündüm galiba. Şarkı da güzel, ama dinlemesi zor bir albüm. Henüz "şu şarkıyı seçtim" diyecek gibi değilim, değişecek gibi görünüyor.

Teoman'ın ilk albümü kişisel tarihimde önemli yerlere sahiptir, bende aslında. Hatta bir rezilliğimi de itiraf edeyim, düşününce komiğime gitti. Lise yıllarımda platonik olarak aşık olduğum bir radyo celebrity'sine fonda Teoman'ın "Sen Benim Olmasan da"sı çalarken, kendisinin doğumgünü hasebiyle ev telefonuna (ev telefonunu nasıl bulduğum konusunu hiç açmasak?) bir telesekreter mesajı bırakmıştım. (Allahım düşünmek bile istemiyorum, ama gerçek!) Takribi 16 yaşlarındaydım, herhalde, çok küçük de değildim yani. Kendisi bu meseleyi unutmuş olacak ki, bu talihsiz anekdotun üzerinden altı sene geçtikten sonra yükselip de genel yayın yönetmeni olduğu aynı radyoya beni asistanı olarak işe almıştı! Ben de büyük emeklerle kaydettiğim bu utanç dolu doğumgünü mesajını "hiç yaşanmamış sayarak" kendisiyle birlikte çalıştığım birkaç ay boyunca ona hürmette sınır tanımamıştım, fakat gene de "Bir zamanlar platonik olarak size aşıktım sevgili patronum" da dememiştim, tabii. (Facebook listemde olmasından sebep şimdi bunu yazarken bile utanıyorum, inşallah bu blogu okuyacak kadar vakti yoktur, amin!) Allahtan kendisi o mesajı dinlemesine rağmen beni utandırmamak için sonrasında dalga geçmeyecek kadar kibar bi insandı da, ele güle kendimi güldürmeden bu işin de içinden sıyrılabilmiştim. Teoman deyince böyle de bir anım olması ne komik.

Ama aşk için rezillikler yapılır, ne yapalım yani? Ben kendisiyle çalıştığım yıl radyo içinde de gidip başka birine aşık olmayı becermiş bi insandım, sonuçta. O kişilik için de şiirler yazmıştım, alın bir başka rezillik, baya bildiğiniz kötü aşk şiirleriydiler. Çok fenalardı. Ama sevimliydiler, bence. Neticede hakikaten de neşeli şeyler değil mi bunlar işte... Birisi sizin için bir şeyler yazıyor. Bazen de siz onun için yazıyorsunuz. Her iki durumu da yaşamış biri olarak diyebilirim ki bundan daha güzel ne olabilir? Ot değiliz, etimiz kemiğimiz kadar hissiyatımız da mevcut, "My heart is like a jungle drum" (Emiliana Torrini) çalabilir fonda, Teoman'dan sıkılanlara bu durumda.

Sonuç itibarıyla sever ya da sevmezsiniz onu bilemem ama Teoman da bir hissiyat adamı olduğundan kelli, ama en çok da basit cümlelerle sevilesi şarkı sözleri yazdığı zaman "hürmet" görmeyi hak ediyor, sanırım...
Veya biz onu hem ilk albümü nedeniyle hem de çok başına buyruk olduğu için de ayrıyeten seviyoruzdur, kimbilir?
Yaşasın bencillik!

4 Nisan 2009

Kız yazısı: Duygusallıklar falan.

- "Çok aşığım, umutsuzum" dedi, biri. "Ne dinleyeceğim?"

Sit and Wonder, dedim, The Verve. "Bana biraz ışık ver. Allahım, aklıma mukayyet ol" şarkısı. Düşün ve meraklan. Onu düşün. Onun için meraklan. Ne yapıyor? Neden gelmiyor? Neden sen ona gitmiyorsun? Neden duruyorsunuz. Neden böyle olmak zorunda oluyor? Onun için dinle. Otur ve dinle. İçinde fırtınalar koparsa kopsun diyen bir Ebru Gündeş mi var? Ebru'yu sustur, Noel ve Liam'ın sesini aç. (Ki ben bu insanların üçünden de çok hazzetmem ama, konu şimdi o değil.) Geçen senenin en iyi şarkılarından biri. Dinlememezlik etme. Onun için dinle. Ona güneş için, biraz ısınmak için, biraz ışık için yalvar. Ona yalvar. Ama bırak o duymasın. Duymasa da olur. Ama sen söyle. Sesini yükselt. Love is Noise diyor, diğer şarkıları. Ama sen gene de ilk şarkıya kilitlen. Çok aşıksan, çok aşık olmuşsan ve onun haberi yoksa, aklına mukayyet ol.

My Mistakes Were Made For You. The Last Shadow Puppets. Ağlatır gibi başlıyor, ağlar gibi bitiyor. Herkes hata yapar. Boşver içinden gelmişti. Boşver, böyle olması gerekti. Ne olacak? Ölecek misin? Birisi için bir hata yaptın. Bırak değsin. Belki değmiştir, belki de değmez. Ama onun için yaptın işte, ne olacak? Bırak anlamasın. Anlamadığıyla da kalabilir. Hiç önemli değil, sen ne hissettiysen o önemli...

Ben Hüsrana Komşuyum. Sagopa Kajmer. Rap sever misin? Tamam, çok sevmiyorsun. Ama bu öyle gibi bir şey değil. Bu çok dokunuyor. Adamı sevmesen de olur. "İçine sinmiş korkak çocuğu ileri doğru itekle"... İçinde büyümeyen bir çocuk olmasın ama rica ediyorum. Kalabalıklar içinde de yalnızım falan deme bana. Gidenlerime vedayım, gelenlerime mihirim." ... Güzel söylemiş değil mi? Uykun mu kaçtı? Uyuma. Bunu söyle. Bunu çal. İçinden ne geliyorsa. Kanının son damlası kalmadı mı? O zaman birkaç damlasıyla yaz, zaten artık kanını son damlasına kadar akıtacak bir aşk yok... "Vardır şerrim de velakin, kalanım hayırdır..." Şerrinden kork. Şerleme kimseye çok.
Everything Will Flow. Suede. Hayat akıyor. Hayat bir ninni gibi. Herkes bir şeylerin peşinde. Belki o da birşeylerin peşindeydi... Belki anlamadın. Belki görmezlikten geldin, belki o da bir anlıktı.. Olsun. Ne olacak? Her şey bir gün uçar gider. Zamana güven. Kendine de... Hiç üzülme. Çok mu aşık oldun? Olsun, bir gün yine çok aşık olacaksın. Hayatta bir kez aşık olunacak kadar kısa kalmadın...

Solo, On Wave. Bunu dinlediğinde sanki birden direksiyon hakimiyetini kaybedecek kadar isyanda mı hissediyorsun kendini? Ama bak neler gördün, neler geçirdin... Fakat kendi kendine yüksek sesle tekrar ediyorsun. Çok yüksek sesle konuşuyorsun. Böylece seni en çok sen duyuyorsun. Ne kadar bağıran çağıran var oysa. Biliyorsun. Fakat şarkıda dediği gibi, içinde büyüttüğün çiçekler var, kimsenin görmediği. Onları sesinle büyütüyorsun. Solo. Tek başına. Bazen yalnız kalman gereken zamanlar var, değil mi? Tek başına yürümek istediğin yollar var... Hava hazır bahara dönmüşken, çok binme arabaya, yürü biraz... İçin açılsın.

Live and Learn. The Cardigans. Bir Grey's Anatomy şarkısı. Bırak kız dizisi desinler. Ne olacak ki. Kim ne derse desin. Sen gözlerinde güneşlerle, yaşa ve öğren. Bazen öğrendiklerini mi unuttun, boşver, ne olduysa oldu. Bazen de zaten bildiklerini unuttun. Ve evet, o ne verecekse verdi, sen de yaşadın, gördün. Uzaktan bakacağına içine atladın. Herkes yapamaz. Sen yaptın.
Back to Black. Amy Winehouse. Bu sese taş olsa dayanmaz. "Sen ona geri döndün, ben de siyaha". Karanlığa. "Seni çok seviyorum, ama yetmez. Aşkın uçtu gitti, ve ben pufff...." Daha gözyaşlarımız bile kurumadı. "Sadece cümlelerimizle elveda dedik, ben binlerce kez öldüm. Sen ona geri döndün, ben siyaha..." Bundan daha acılı bir ağıt olabilir mi? O söylerken bırak herkes sussun. Çok mu canın acıyor? Aç sesini. Bağır. Ciğerlerin acısın. Sonra rahatlarsın. Bırak ona dönsün. Bırak kendine dönsün. Sen siyaha dön....

Ağladın, üzüldün, bitti.
Şimdi şarj et kendini, bu şarkılara dönme, döneceksen "güzel şarkılarmış" diye dön...

.... dedim ben de ona.

3 Nisan 2009

Multivitamin


Her şarkı bir insana, bir şehre, bir mekana, bir anıya, bir duyguya tekabül ediyor, hayatımda.

Bu yüzden ben şarkıların öykülerini değil de, öykülerin şarkılarını yazmıştım bir dönem. Şimdi uzun bir hangover sonrası kendime gelme, ayılma evresi yaşıyorken, kendime çok dikkatli bir playlist yaptım, neler hissedersem son sözü o söylesin dedim.

The Disease of Dancing Cats. Dağılan Bush grubunun (Gavin Rossdale'in eski grubu) The Science of Things albümünden bir şarkı.
18 Haziranları hatırlatıyor bana. Üstüste üç yıl kadar, 18 Haziran günü benim için korkunç geçmişti, sonuncusu daha da kötüydü. Üniversite öğrencisiyken, fırtınalı aşk hayatımın fırtınalarından birini kodluyordu. O yıl aşık olduğum, ya da aşık olduğumu sandığım adamın, hayatındaki "esas kadın" birden benim de olduğum yere gelmiş, çat diye gelmiş, bana ne kadar da başrolde olmadığımı söyler gibi, içeri dalmış ve kendimi ne kadar da fena hissetmemi sağlamıştı....

Aslında Chemical Between Us daha uygundu o neşeye, çünkü ben o zamanlar uzun yürüyüşler yapan, bahar geldi mi daha güzel nefes alan, çayımı okulun terasında içen, çok arkadaşı olan, çok sosyalleşen zamanlarındaydım hayatımın... Elbette "chemical" olacaktı, tabii ki hormonlarımız halay çekecekti, elbette hep neşeye şarkı gibi olacaktık. Fakat ilginç şekillerde hayatın felsefesini yaptığımız, toplum ilmini okurken kendi ilmimizden de geri kalmadığımız zamanlar, bu şarkı eşliğindeki meseleler ve garip ilişki yumakları; bize ne kadar okumuş, ne kadar sosyal, ne kadar "Beyaz Türk" de olsak/olmaya çalışsak, illa ki saçmasapan bir aşk efektiyle yere serileceğimizi, bununla da o küçümsediğimiz ikinci sınıf ilişkilerden hiçbir şekilde kaçamayacağmıızı öğretiyordu. İşte bu şarkı o zamanlar çok çalıyordu diskman'le katıldığımız dış gezilerde. (2000'lerin başında iPod yoktu.) Bize başrolü vaadeden şeyler yaşamamız gerektiğini söylüyordu. Hepimiz figüran olamayacak büyüklükte egolara sahip tiplerdik zira...

Hanging Around. The Cardigans'ın Gran Turismo'su yeni çıkmış. Sahillere gitmişiz. Tüm kuzenler birarada, "voltron" gibi. Üniversiteye hazırlık hallerindeyim, yaşım 17. İlk kez rakı içiriyorlar, birayla daha yeni tanışıyoruz. Gündüz yüzülüyor, geyikleniyor, gece araba sahile çekiliyor, millet çayıra çimene yatıyor, sabaha kadar donuluyor. İlk kez böyle şeyler oluyor. Sonra çat! Ben ilk kez aşık oluyorum. Pearl Jam'in Black'i çalıyor uzun zaman içimizde. Metallica'nın Unforgiven'ları dönüyor o sahil şeridinde. Herkes bira içiyor. Sonra İstanbul'a dönülüyor. Yaz aşkı yazda kalmıyor. Hava sonbahara evrilmeden deprem oluyor. Çok büyük, çok felaket...Ne kadar büyük bir felaket anlayamıyorum çünkü zaten benim ayağımın altındaki yer kayıyor... Ağzım burnum dağılıyor... With or Without You çalıyor. U2'yla mesafemiz bir tek o şarkıda bozuluyor. Yıllar sonra evlenmiş, konuşuyoruz telefonda, gülümsetiyor. Şimdi bu şarkılar dinlenirken sadece gülümsetiyor. Ne komik...

Pardon Me. Alevler içindeyiz. Fakat Incubus bize hep güçlü durmayı öğütlüyor. Konserinde de öyle oluyor, Brandon Boyd'un sihrine inanıyoruz. Üç yıl kadar önceleri. Terk ediyoruz, acı çektiriyoruz, üzülüyoruz, ama sevemeyince olmuyor. Özür dilerim, patlayan alevlerin içindeyim, diyoruz. Pardon. Acıtıyor biliyorum. Ama elimden bir şey gelmiyor. Drive. Bak sana ne diyor... Hayat sana ne getirirse, onu kucakla. Kollarını aç, sınırsızca. Önünde dur engellerin. yapabilirsin. Çok canın yanabilir, fakat yapabilirsin. Ölmezsin, hiçbir şey olmaz. Bazen güçten düşmüş hissedebilirsin, korkma, hiçbir şey olmaz. Önemli olan sensin.

Pretty Noose. Soundgarden. Bana Seattle rock'ını çok sevdiren, su yeşili gözlü birinin elleri. Çok müebbet muhabbettik. Çok güzel arkadaştık, fakat ben ona aşık olmasaydım... Çocukluk işte. Çok güzel Pretty Noose çalıyordu. Dünyanın kulağı en güzel, en zeki, en komik, ama en benimle olamayacak adamı, bir an önce iyileşmesini diliyorum, sağlığını yeniden kazanmasını, içimden bu geliyor şimdi. Audioslave zamanlarımız... Cochise çalıyordu stüdyosunda, bana "Neydi bu?" diye soruyordu. En sevdiği Nirvana şarkısı, Tourettes. İyi olsun, çok iyi olsun. Onun için hep en iyisi neyse o olsun. Şimdi böyle oluyor. Diyorum ya, o zaman ölecek gibi oluyorsun, sonra geçiyor.

Music Nonstop. Kent. Doğumgünü hediyem. "Herkesin güneşte bir dakikası vardır...." diye başlayan.. Müzik hep kafamın içinde. Müzik hayatımın hep çok içinde. Müzik etimse, yazmak da kemiğimdi. Hep öyleydi. Sonsuza kadar da öyle olacağını bilmek ne garip. Bu şarkı. Eşittir ben.

Fakat gene de son sözüm Would?. Alice in Chains. Benim için bu şarkıdan ötesi yok. Ne Black, ne Black Hole Sun, ne Smells Like A Teen Spirit. Çok denedim, hakikaten olmuyor. Başka bir şarkıya böyle şeyler hissedemiyorum. Her satırında başka bir şey dinliyormuşum gibi oluyor. Her seferinde başka bir şey anlatıyor sanki. Eve gideyim derken çok mu uzaklaşmışım, diye soruyor... Herkesi geride mi bıraktım? Sevdiklerimi ardımda mı bıraktım? Eğer yapsam, yapar mıydın? .... Cevap her seferinde değişiyor, sanki. Her cümle her dinleyişte başka bir anlam ifade ediyor. Nasıl oluyor, bilemiyorum, ama oluyor. Sanırım bu şarkıda her seferinde özne kişinin kendi oluyor. Bir ben var benden içeru, ya da kaç kez ben oldu benden içeru?

İşte bugün daralıp da yolun yarısını inip de yürüdüğüm yolda, birazcık gelmişken daha bahar, bu şarkıları düşündüm, gelip güzelce sıraya dizeyim de multivitamin olsunlar istedim... Kıyı kıyı yürüdüm, sağ yanım deniz, sol yanım bildik sokaklar, okulumun oralardaki yolda.

Uzun bir sarhoşluktan sonra yeni yeni ayılıyor gibi gülümsüyorum, galiba.