hahaha bu da oldu!
bunu okuyup da dün beni jolly joker balans'ta sahnede izleyeniniz var mıdır bilemem ama bazı durumların iç yüzlerini yazarak temelde ne kadar pespaye bi insan olduğumu gözler önüne sermek isterim değersel blogseverler.
her şey Jack Daniel's rock yarışmasının bu seneki versiyonunda jüri olarak yer almama karar verilmesiyle başladı.
oo yaşasın bedava Jack Daniel's diye düşündüm ama kazın ayağı öyle değildi hey dostlar, can dostlar.
önce jürinin önde gelenleriyle (efendim bunlar alanında uzman kişiler) cihangir baykuş'ta verilen tanışma yemeğinde tanıştım. boru değil. türkiye'nin hakikaten parmakla sayılır prodüktörleri, müzik adamları, müzik bilirleri... "bence emre aydın rock değildir", "unplugged katılım olsun mu olmasın mı", "bence argo şarkıları elemeyelim" falan gibi çok önemli konular konuşulurken, evet itiraf ediyorum, masanın bir ucunda oturarak tek bişi düşündüm:
ben bu jürinin deniz seki'si olmak istiyordum.
müzük kariyerimde olsam olsam deniz seki olurdum. kessem kessem "duygularımla" ahkam keserdim. peşime de hüsnü'yü takar, duygusal rock şarkılarında gözlerimden yaşlar akıtırdım.
masada konuşulanları çok yarım kulak dinledim, itiraf edeyim.
yani nasolsa işinin ehli herkes ordaydı, benim yerime de seçin işte, aman gibi algılanmasın. sadece bunu bir norma oturtmaya çalışmak anlamsız geldi. "2 şarkı mı? demolar öyle mi? tek kişi mi? grup dağılır mı?" falan gibi sorular rock müziğin olduğu gibi benim de doğama aykırıydı.
ben dişi bir ayıyım zira.
cumartesi akşamı yapılacak olan lansmandan önce dergide çalışırken, yediğim yemeğin suyunu üzerime döktüm. sonra akşam sahneye çağırdılar. kelli felli bir sürü büyük isim ve üzerine yemek suyu dökülmüş bir ben.. bi de ışık geliyo anasını satayım. nerdeeeee sahnede bir kuğu gibi süzülen aylin aslım, nerdeeeee ışıklar yemek lekesini göstermesin diye elleri göbekte birleştiren ben... bişiler sordular, "ehm.. ehe.. mehe.." falan gibi şeyler söyledim. sonra dediler ki röportaj vereceksin. e nasıl olacak? röportaj alacaksın deseler tamam da, vermesini bilmiyorum.. suratıma yine ışık tutarak bişiler sordular, "ehm..eeeöö" gibilerinden bir şeyler söyledim... inşallah gülmemişimdir, çünkü az evvel yediğim fıstıklar sanırım dişlerimin arasındaydı. hayatımın şarkısını sordular, "smells like a teen spirit" dedim, pişman değilim. aslında alice in chains'den "would"... yok yok, kent'ten "music non stop"... ama bazen de pearl jam'den "black".. zaman zaman da soundgarden'dan "black hole sun"... hayatınızın rock grubu dediler... "pearl jam ve nirvana'yı aynı kefeye koymak istiyorum izninizle" dedim..
işte böyle pespaye, böyle saygısız, böyle gevrek bir insanevladıyım. gerçekler bunlar. lütfen kimse beni yanlış tanımasın...
ayıyım ben. yihuuuuuu!!!!

Bir bloğun daha başına geldik, kıymetler kertesi blogseverler.
(Kendiminkinden başka hiçbir bloğu sevmiyorum desem yalan olur ama ben bir blogsever değilim aslında. Neyse.)
Tüm bayram tatilimin yaklaşık olarak 8 günü (1 gün çalıştım) neydin ne oldun deseler, kısaca şöyle derim:
Baileys.
Miller.
Mahşerin Beş Shotlısı.
Kafe Pi Beşiktaş.
Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Kampusu.
Yemekteyiz'teki kameraya bakarak ağlamaya çalışan yanlış botoks kurbanı kız.
Beşiktaş'taki cano arkadaşlarımız.
Entourage.
Supernatural.
Amy Winehouse.
Grey's Anatomy Soundtrack.
40 Great Soundtrack albümü.
Arog'u izleyememek.
Issız Adam'ı izlemeden nefret etmek.
Allerji, egzama ve benzeri.
Masumiyet Müzesi'ne gitmek istemek.
Terkos Pasajı.
İstinye Park'taki İstinye Pazarı.
The Do konseri.
Kahveeee. Kahhhvvveeee. Kaaaahhveeeee!
Çok plansızım. Yaşasın plansızlık. Yaşasın İstanbul.

Komaya girdiğini bir arkadaşımdan öğrendiğim günden beri, Serhan'la ilgili bir şeyler yazmak istiyordum.
Belki onun hoşuna gidebilecek bir şarkı dinlersem, ortak tanıdıklarla onunla ilgili komik anılarımızı anlatırsak birbirimize, iyileşecekmiş, ayağa kalkacakmış gibi geliyordu. Ama ne yapacağımı bir türlü bilemedim.
Öylece bekledim. Öylece durdum. Her gün, Alman Hastanesi'ne gitmeye niyetlenip, her gün vazgeçtim. Aslında vazgeçme kararını bilerek vermiyordum. Sadece çok gitmek istiyordum, ama ayaklarım elvermiyordu, tam gidecekken duruyordum.
Cenazesinde de böyle oldu.
Tabutu başında ağlamayı dirençle reddettim. Dayanamazdım.
Serhan, üniversiteden sınıf arkadaşımdı. Özellikle birinci sınıftayken, uzun kıvırcık turuncu saçları ve dev hırkalarıyla son derece neşeli bir karakterdi. Flaşör gibi gözleri vardı ve derslerde en ön sıraya oturup konulara enteresan bakış açıları getirir, illa ki dikkat çekerdi. Elbette ki "sınıfın popüler kişisi" sıfatına layık bir ukalalığı vardı ama gene de sevimsiz bir ukalalık değildi onunki, aksine dikkat çeken ve bunun farkında olan insanlara özgü garip bir "şeytan tüyü" idi sözkonusu olan. Bu yüzden diğerlerine yaptığımın tam tersine, sınıfın not tutan kızı olarak hiç vırvırlanmadan onunla ders notlarımı paylaşırdım.
Üniversitede öyledir ama. İnsanlarla kurduğunuz yakınlık tuhaf bir biçimde otomatiğe bağlar. Dışarıda hiç görüşmeseniz bile, fakülte içindeki geyiğe bir şekilde herkes dahil olur. Serhan da benim için böyle bir karakterdi. Kendisini tanıdıkça, aklının hudutlarının ne kadar geniş olduğunu, sosyolojiyi gerçekten ne kadar sevdiğini, insanları hiç kırmayan, arkadaş canlısı ve geyiğe aç bir tipleme olduğunu anlardık. Ve severdik. Üniversitedeki çoğu arkadaşımız gibi, nihayetinde aynı bölümü zevkle okuyan insanlardık ve hepimizin ortak noktaları vardı. Süper kanka olamazdık, ama birbirimizi severdik.
Serhan birinci sınıfta, babasının televizyon programına yardımcı olabilmek için derslere çok katılım gösteremiyordu. Ara sıra dersleri yan yana oturup dinliyorsak, bana "daha önce bu kadın ne anlattı" gibi şeyler soruyordu. Bende uyandırdığı "ukela dümbeleği" hallerinden eser kalmıyordu işte o zamanlarda. Ben dersten önümdeki kağıda karikatür suratlar çizerken, ilgiyle onlara bakıyordu, sonra "bunların hepsini sen mi çizdin" diyordu. Gülüyorduk, iki sohbet ediyorduk, sonra kendi yollarımıza gidiyorduk.
Serhan iki sene ortada hiç görünmedi. Biz son sınıftayken, yeniden belirdi ve tüm alttan derslerini bir bir vermeye başladı. Bizden sonra da okulu bitirip, Galatasaray'da master'a başladığını duyduk.
Ama onunla ilgili duyacağımız şeyler bu kadar değilmiş, ne yazık ki.
Onun yanlış tedavi nedeniyle komada olduğunu duyduğumuzda üniversitede onunla aynı sırayı paylaştığımız tüm arkadaşlarımızla ortak hissiyatımız, böyle bir nihayete Serhan'ın eremeyeceği, bu işte illa ki bir yanlışlık olacağı oldu, bu nedenle.
Çünkü Serhan komaya giremezdi, "olsa olsa komaya sokardı insanı", hem lise hem üniversite arkadaşı olan Esra'nın deyimiyle.
Çünkü Serhan'ın böyle bir haberini değil, -mesela- albüm çıkaracağı haberini almayı bekliyorduk, o bahaneyle üç sene sonra yeniden bir araya gelirdik belki.
Çünkü Serhan böyle ölecek biri değildi.
Daha bir yerlerde karşılaşılıp müzik üzerine geyik yapılacaktı.
Saçlarını iyi ki de artık renkten renge sokmadığı için kendisine teşekkür edilecek, eee akşam napıyorsunlaşılacak, okuldan bir iki tipi daha arayıp bir bira içmeye gidilecekti.
Aman alkollü motora binme diye uyarılacak, telefonlar alınıp verilecek, sonra el sallanacak ve halen görüştüğümüz okul arkadaşlarımıza "Geçende Serhan'ı gördüm, okul bitince albüm yapacakmış" denilecekti.
Olamadı, olmadı böyle.
Ne yazsam bilemedim, ne yapsam bilemedim. Bu sene aldığım ikinci "arkadaş ölümü" haberinden sonra, ağlamaktan başka aklıma yapacak hiçbir şey gelmedi.
Okul arkadaşımız Serhan Şeşen, 3 Aralık Çarşamba günü aramızdan ayrıldı.
Cenazesinde çok sevdiği Pink Floyd'dan "Wish You Were Here" çaldı.
Ve yine başka bir okul arkadaşımızın yazdığı gibi, "tüm yaşam güneşin altında bir oyun", anladık.
Dilerim Serhan gittiği yerde mutlu olur.