29 Ocak 2007

ehhh nihayet...

Efendim, hayırlara vesile olsun diyeceğimiz bir güzellik de muhterem dergimiz Billboard'un yeni sayısı. şimdi kendi yavrumuzun bize kuzgun görünmesi durumu söz konusu, bu nedenle objektif bir yorum yapamıyorum. ama diyebilirim ki şu ana kadarki en özenli kapak çekimleri, günlerimizi harcadığımız ve çoğunlukla menajer kaprisleriyle haşır neşir olduğumuz röportajlar, gülmekten masadan düştüğümüz acayip anlar ve herbiri bir anı olan sayfalar... hepsini biz yaptık.
elimin değdiği birçok sayfa var ama ben en çok kurban röportajımı sevdim. zeynep'in gripin röportajı ve ömer'in lauren garnier röportajları da favorim.. meltem fıratlı imzalı bir manic street preachers yazısı da hepimizi kıskandırdı. bir gün ben de öyle yazmak istiyoruuuum!
alalım, okuyalım. dın dın dın (reklam jingle'ı)
çok sevdik biz.

28 Ocak 2007

dirty pleasure...


bir gün yakın bir arkadaşımla çok sevdiğimiz bir mekanda, sıklıkla yapmış olduğumuz gibi kendimizi kahveye gömmekteydik.
üniversite son sınıftaydık, en azından benim için okul bitmek üzereydi.
"itiraf ediyorum, bütün bu dinlediğim müziklerin, izlediğim filmlerin, hastası olduğum dizilerin içinde bazı fena şeyler de izliyorum, dinliyorum, baya baya hastasıyım hatta.." dedim.
suratıma inanamayarak baktı.

ne bileyim rock'n coke'ları kaçırmazdım. film festivallerinin hastasıydım. yeşilçama gelen bağımsız filmleri en önden izlerdim. alkım'ın en has müşterilerinden biriydim. sosyolojiyi zevk için okumuştum, iletişim sosyolojisini çok severdim. benim için çok derin manalar taşıyan dvd'lerim vardı. çağdaş türk edebiyatını takip ederdim. şiir yazmaya çalışırdım. sudokuya kafayı takıp, scrabble'da dereceden dereceye koşmuşluğum vardı. son zamanlarda ise iyi bir müzik yazarı olmak ve lost'ların tüm bölümünü izleyip yorumlamakla meşguldum.
yani hiç de fena olmayan bir sosyo-kültürel eğilimler içindeydim!

ama...
tezimi "aliye" üzerine yazmıştım!
bendeniz'in "bu baharda" şarkısını çok seviyordum ve bu nedenle kaşlarımı büzüyordum.
radyo eksen dinlerken arada best fm'e geçebiliyordum.
gilmore girls, desperade housewife, 24, nip/tuck arasında "binbir gece"yi izlemekten de vazgeçmiyordum.

suratıma inanamayarak bakan arkadaşım "ben de!" dedi!
izlandada karşılaşan iki türk gibi birbirimize sarılacaktık az kalsın.
"dirty pleasure" dedi kendisi kısaca bütün bu olanlara.
böyle kendimizi ne kadar iyi yetiştirdiğimizi düşünürsek düşünelim, ne kadar iyi eğitimli, görgülü, bilgili, bilmemne olmak istersek isteyelim, içimizde bazı "anadolu" damarlar kaldığı fikrinde birleştik.
bu anadolu damarlar kusur değildi elbette ama bizi şaşırtıyordu.
"bizim gibilerin" burun kıvırdığı bazı zevkler bizim hoşumuza gidiyordu.

çok mutlu olduk sonra, "dirty pleasure" şerefine kaldırdık kahvelerimizi.
yaşasın "bu baharda", yaşasın sonrasında çalan gogol bordello, yaşasın lost sonrası izlenen bir "binbir gece"!
pişman değilim!


25 Ocak 2007

hey dude, ben bi su dökmeye gidip gelcem...


biraz evvel bir tuvalet kağıdı reklamı izledim, üzerinize afiyet..(yani tuvalet kağıdı ve afiyeti birarada kullanmak biraz abes oldu ama neyse artık).
usta bir tiyatrocu olduğu belli olan reklam teyzemiz, yapılı topuz saçlarıyla "tuvalet kağıdı alırken neye dikkat edersiniz" diye sordu.
sonra da malum markayı telaffuz edip, elbette ki o gibilerinden, "macera aramaya gerek yok" dedi.
yahu, alt tarafı tuvalet kağıdı, bunun maceralık nası bir tarafı olabilir?!
çok afedersiniz ama kıçımızı silmek için aldığımız kağıt parçasıyla maceraperest olunur mu?!
diyelim ben "silen" adındaki tuvalet kağıdının hastasıyım, noldu şimdi?

bok yemeyelim lütfen! (bkz. ironi!)

şimdi bu tuvalet kağıdı meselesiyle lost'un büyük ilgisi var.
"yok artık" demeden önce dinleyin.
bugüne kadar hep kate, sawyer, jack ve hatta hurley muhabbeti yaptık, bunların kaç aydır o adada cinsel hayatları ne alemde diye allem kullem ettik.
asıl dayanılmaz olan cinsel hayattan önce, sağlıklı bir tuvalet hayatı bence.
kim kimin elinde, kim kimi takip ediyor belli olmayan adada, şahsen ben tuvaletimi yapamam. her an biri "hey dude, what's up, mat's up" diye arkadan geliverir, ben öyle ortamda afedersiniz kitlenir kalır, günlerce insan içine çıkamayacak hale gelirim.
rahat vermiyorlar ki.
belki adamın kakası geldi, çok afedersiniz s.çmaya gidiyor ormanın dehlizlerine?
"meryem ana heykelleri içindeki eroini bulmaya mı gidiyor" diye ne peşine takılıyosun be hey g.tveren?
adam evladını bulmak için the others'ın oraya gidiyor, belki evvelden uğrayıp bi iş görecek, belki ishal oldu, çok fena durumda, bıraksana adamı iki dakika yalnız başına!
yok illa ki, michael'in peşinden gidelim, hacı mr.eko'yu da çağırsana, kate yenge nerde, yok hurley, dude sen bilgisayarın başında dur düğmeye bas!

yediniz gül gibi diziyi bitirdiniz be!

çok sinirliyim!

ne güzel 80'lere vurmuştum kendimi. herşey süperken birden abidik ve gubidik bazı şeyler insanı çileden çıkartabiliyor.
örnek verip duruma yeniden sinirlenmek istemiyorum.
fakat elime bu gibi durumlarda bir testere tutuştursalar gerçekten çok sağlam birkaç kafayı uçurabilirim gibi geliyor bana.
sakinleşmek için yabanmersini çayı içtim!
"yabanmersini" deyince aklıma yabanmersinli donut yiyip kahve içen türk polisi tiplemesi geliyor, buradan da atilla atalay ve yeni kitabı "kişi başına bir yalnız"...
bak şimdiden sakinleştim...
bol yabanmersinli günler...



24 Ocak 2007

oksijen sakinleştirir, hatta..


oksijenin kafa yapmasıyla yakından ilişkili bu film. beni sarsmış ve kendine getirmişti. duvardan duvara vurmuştu ilk izlediğimde. kült bir film, hayat felsefesi cümleler, iki başarılı aktör, insanın hafızasına kazınan sahneler, diyaloglar...
ve benim için fight club, son sahnede pixies'in mükemmel "where's my mind?"ı ile bütünleşmiştir...
yani marla ve jack'in son sahnedeki halleri...
spoiler olmasın ama izleyenler youtube'da olay anını bulabilir...

ha bu arada, tyler durden'in şu lafı da hafızamın bir numarasındadır: "Uçaklarda neden oksijen maskeleri olur bilir misin? Çünkü oksijen seni uçurur. Acil bir durumda derin derin oksijen solursun. Kaderini kabullenirsin. Bomboş bakarsın, tıpkı Hint inekleri gibi..."
katılıyorum, "temiz hava çarpması" da bununla alakalı bir şey herhalde.
saolasın tyler...


vergi iadesi ve cyndi lauper..


bugünlerde 80'lere fena taktım.
1982 doğumlu biri olarak bu duruma "80'lere bir saygı duruşu" diyebiliriz.
ilkel dönemlerin en ilkel bilgisayarlarından biri olan naciye'yi vergi iadesi aşkıyla yanıp tutuşan babama kurup, eski bilgisayar (bkz. windows 98 dolu bir naciye!) içindeki 80'ler klasörüne çok fena bir dalış daldım!
cyndi lauper, jayne collins, pet shop boys, c.c.catch, irene, donna summer... birkaç gündür sapık gibi 80'ler dinliyorum ve kendimce bir disko topu ambiyansına doğru gidiyorum...
bilgisayar aşırı lost yüklenmesinden kelli iyice bir dolup taşsa da (kulaklarımda bilgisayar alırkenki, "ya çok fazla GB'a gerek yok, ben yazı yazıp müzik dinleyen biriyim alt tarafı" cümleciği tekrar ediyor!) niyetliyim, müthiş bir arşivim olmazsa tek gözüm açık giderim.
bana bir alkış!
bu arada, coca cola light'ın meşhur "alkış"lı reklamına bir alternatif de benden: "koca marketten herkesin gözü önünde elinde bir adet pedle çıkan kızlara bir alkışşşş!"
sevgiler efendim.